ZARİF BİR İTİRAZ

24/10/2008 - Dinle ey genç

Kategori: SIIRLERI
Dinle ey genç
kardeşim, ninem, dedem dinle bak;
İnanandır zafer milletçe uyanırsak
Dinsiz tepene bindi, sen neden uykudasın?
Silkin biraz Hak için, artık sen de durma kalk!

Ey Şule! Yeter artık, coştu yine kalemin,
Hak yerini bulacak, dinsin artık elemin
Her gecenin ardından aydınlık bir gün doğar,
Zafer vadediyor bak bize Rabbül Alemin!
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/10/2008 - Şule Yüksel Şenler konuşuyor

Şule Yüksel Şenler konuşuyor


- Şule Yüksel Şenler 67 yaşında, 67 yılın 42 yılı başörtülü olarak geçti. Başka bir ifadeyle ömrünüzün 42 yılını direnişle geçirdiniz. 42 yıllık bir direnişçinin bugünkü halet-i ruhiyesi nasıl?

- Şu yaşımda; en faal, en dinamik ve duygularımın en coşkulu olduğu zamanla aynı halet-i ruhiye içerisindeyim. Coşkumdan bir şey kaybetmek bir yana dursun, günden güne kabaran bir sevgiyle coşkum daha da artıyor. Tek fark, o günkü duyguları yaşayıp, yaşım ve rahatsızlıklarımdan dolayı aktif hale gelememek. Çağlayanların önüne set çekseniz taşar, benim duygularım da bu şekilde set tanımıyor, taşıyor.

- Aktif olduğunuz dönemde �radikal� bir duruşu da sembolize ediyordunuz. Aynı radikalliğiniz de devam ediyor mu?

- Daima, Allah�ın bir hikmeti olarak, içimden geldiği gibi doğruyu söyledim. Günlük yazılarıma başladığım zaman, Bugün Gazetesi Yazı İşleri Müdürü �Şule Hanım, suya sabuna dokunmayalım� gibi bir telkinde bulundu. Ben de �Aksine su ve sabun bütün kirleri, her şeyi temizleyen maddelerdir. Her an su ve sabun benim elimin altında olacaktır. Kısıtlamaya gelemem, ne icap ediyorsa onu yazacağım� dedim. Mahkemelerde avukatlarımdan bazıları, ceza almamam için yazılarımı tevile kaçarlardı. Hemen ayağa kalkardım, müsaade isteyerek, �Vekilim değil, yazıyı yazan ben olduğum için hangi niyetle yazdığımı çok iyi biliyorum. Ben yazıyı bu niyetle yazdım� diyerek açıkça ifade ediyordum. Ancak bugün, bütün değerler alt üst olmuş durumda. Bugünle kıyasladığımızda o gün zemin çok daha yumuşakmış bunu anlıyorum.

- Değerlerin alt üst olmasından kastınız, Müslümanların dejenere olması mı, yoksa dışarıdan gelen baskıların artması mı?


- Her ikisi de. Dışarıdan gelen baskılar da var ama, Müslümanların günden güne çok çeşitli yönlerden (yozlaşma demek istemiyorum ama) dejenere olmuş, tefessüh etmiş hareketleri beni ürkütüyor ve acı veriyor. Dün, çok başka şeylere değer verilirdi. Bugün, Müslümanlar da dahil toplumun bütün katmanları materyal kurbanı. Maddenin kulu olduk. Şatafatlı yaşamak hepimiz için varit oldu. İnsan çok acı duyuyor. Evimin bugünkü şekli ve eşyalar bile beni rahatsız ediyor.

(...)

- Suç dışarıda değil, Müslümanlarda o zaman.

- Elbette. Bir ümmet benliğini kaybederse, kendisinde var olan şeyleri arkaya atıp, kendisine düşman olanların değer yargılarını kabul ederse, şikâyete mahal yoktur.

- Dikkat çektiğiniz hataları somutlaştırabilir miyiz?

- Önce kendimi eleştiriyorum. İslâmî kıyafetimle ilk ortaya çıkış zamanımdaki kendimi tenkit ediyorum.

- Neden?

- Ameller niyetlere göre değişse de o günkü kıyafetim hep içimi acıtır. Modern, Batı tipli Müslüman, yani �şulebaşı� (bugün sıkmabaş olarak nitelendirilen örtünme tarzı) dediğimiz ve moda olan giyim tarzım bir hataydı.

- Bir dönem moda oluşturan, cumhurbaşkanı tarafından �şulebaşlılar� olarak nitelendirilen giyim tarzının hata olduğunu mu söylüyorsunuz?

- Evet, yüreğim sızlaya sızlaya bu yolu tercih etmiştim. O dönemde Risale-i Nur talebelerinden başka, üniversitelerde imanlı, beş vakit namazlı öğrenci sayısı son derece azdı. Hizmetçiler, cahil insanlar, köylüler veya kapıcı hanımları başını örterdi. Namaz kılanlar ise bakkal, işçilerdi. Dolayısıyla Müslüman hanımları ve kızları, içlerinde var olan cevheri, oluşan bu kompleks yüzünden bir türlü dışarı vuramıyordu. Okumak isteyenler veya bir yerlere gelmek isteyenler de başlarını örtmüyordu. Fakat benim modern kıyafeti sunuşum öyle bir tesir uyandırdı ki örtülü hanımlar içinde moda oldu. Bir furya başladı, 7 ay içinde (Türkiye�yi bütün şehir ve kasabalarıyla tam 3.5 kere dolaştım) tüm Türkiye�yi sardı. Örtünen insan sayısında inanılmaz bir artış yaşanmaya başladı.

- Bunun neresi hata?

- �Şulebaşı� şeklindeki örtünme tarzını, genç kızlarımızı başörtüsüne alıştırmak veya sevdirmek için gündeme getirmiştim. Başka bir deyişle tam manasıyla tesettüre giriş için bir geçiş dönemi olarak görüyordum. Bu dönemden sonra bilinç artınca üniversitelerde okuyan veya belirli bir gelir ve sosyal konum sahibi kadınlarımız İslâm�ın emri doğrultusunda, bol pardesüler giyiyor ve gayet büyük örtülerle insanların takdirini kazanıyordu. Ama bir müddet sonra �şulebaşı�nın yeniden patlak verdiğini görünce üzüldüm. İlk örtünenler için geçiş dönemi olarak düşündüğümüz bu örtü tarzı, bir dönem sonra büyük örtüleri takanlar tarafından kabul görmeye başladı. Yani bir geriye gidiş söz konusu oldu. Başörtülü oldukları halde televizyonlarda göbek atmalar, her türlü yerlere girip çıkmalar, sokaklarda fütursuzca hareket etmeler, başörtünün altında göbeği açık veya vücut hatlarını belli edecek tarzda daracık giyinmeler başgöstermeye başladı. Açıkçası bir ruhsat kapısı aralandı mı, açıla açıla bütün mekruh ve haramlar içeri giriyor. İşte şulebaşı bir ruhsat kapısıydı, bu kapıdan mekruh ve haramlar içeri girmeye başladı. 90�lardan sonra hızlanan bu dönemde ne yazık ki kalemim işlemedi, eğer yazabiliyor olsaydım onları en ağır şekilde ben eleştirirdim. Bunun acısını size anlatamam. Bu anlamda kendimde de bir hata görüyorum.

- Kendinizi mi suçluyorsunuz?

- Ben ondan her zaman pişmanım. Ben o giyim tarzını Müslümanlar için gündeme getirdim. Çünkü ben en takvalı şekilde giyinebilecek altyapıya sahiptim. Ancak kalbi İslâm�a ısınacaklara veya genç kızlarımıza örnek olayım diye böyle bir şablon oluşturmuştum. Niyetimiz halis olsa da gelinen nokta itibariyle zannediyorum hata oldu.

- Eleştirdiğiniz durumun oluşmasında tesettür defilelerinin de bir etkisi oldu mu?


- Tabii, hem de çok. Tekbir Giyim�in sahiplerini çok iyi tanırım, ama yaptıklarını tasvip etmiyorum. Bu gibi defileler İslâmî hassasiyetlere göre tasarlanmış elbiselerin sunumu şeklinde olsa sorun yok. Artık en takvalı kıyafetleri üreten firmalar da aynı şekilde elbiseler üretmeye başladı.

- Bugünün başörtüsü mücadelecileriyle aranızda bu anlamda bir fark var mı?

- Elbette var. Mücadele tarzı çok değişti. Ben tekrar yazı hayatıma başlasam ve bu görüşleri dillendirmeye başlasam Şule Yüksel�in kabul gören görüşleri gibi olmaz. Bir başka deyişle bugün kabul görmem. Ancak yine de üzerime düşeni yaparım.

- Devriniz kapandığı için mi kabul görmezsiniz?

- İnsanlar değiştiği için. Nefisler �medeniyetin nimetleri� denilerek bazı şeylerden hoşlanmaya başladı. Ben bunlara cevaz veremem. Bizim dönemimizde bunlar kabul görmüyordu. Tabii ki istisnaları mutlaka vardır, ama İslâmî toplumda da büyük oranda görüş ve yaşantı farklılığı yaşanmaya başladı.

- Kabul görmeyeceğinizi nereden biliyorsunuz?

- 360 kişiye ulaşan üniversiteli genç kızların toplantısına katılmıştım. Bana bazı sorular sordular, ben de onları sorularla yoklamak istedim. İslâm�a göre farz-ı ayn veya farz-ı kifaye ilimler vardır. Farz-ı ayn ilimleri bütün Müslümanlar bilmek zorundadır. Bu bilgileri sorduğumuzda, birçoğunun İslâm�da en bilinmesi gereken bilgilerden mahrum olduğunu gördüm. Bunun üzerine �Üniversite için neler çekiyor, hakkınızı alabilmek için çırpınıyorsunuz. Bu arada aniden ölüm vuku bulsa, size üniversite tahsiliniz mi sorulacak, yoksa bilmeniz icap eden farz-ı ayn olanlar mı sorulacak?� dedim. Bazıları da �İcap ederse başımız açık olsa da okuyacağız� diyorlardı. Ben �Bu nasıl olur, Allah�ın emrine taban tabana zıt. İslâm tarihinin hiçbir devrinde herhangi bir durum karşısında başını açan kadına rastlanmamıştır� dediğimde �Ama Şule Abla...� diyerek itirazlar başlıyordu.

- İnsan kendi hayatını bir şekilde feda edebilir, sevdiklerini ise daha zor feda eder. Daha net bir ifadeyle, kızınız olsaydı bu şekilde �hayatını feda etmesine� rahat bir şekilde gönlünüz razı olur muydu?

- Ben razı olurdum, ondan hiç şüphe etmem. Ancak, yakınlarımın kızları var, onlara bu yönde telkinlerim oluyor, bazen etkili olmadığını görüyorum. �Mum dibine ışık vermez� derler, belki kızım olsa, laf söz dinlemeyen asi bir tip olabilirdi. Peygamberlerin bile çocuk veya eşleri kendilerine zıt olabiliyordu. Bu anlamda büyük konuşmak mümkün değil. Ama normal bir kızım olsaydı, aynı telkini ona yapacağımdan hiç şüpheniz olmasın. Eğer bir Müslüman, üzerinde İslâm�ı temsil eden bir kisve taşıyorsa, vebalini de üstlenebilmeli. Başka bir ifadeyle, tesettürlü bir bayan modern hayatın bütün diktelerine tesettürü uğruna karşı çıkmalı.


Konuşan: Ali Adakoğlu

Vakit, 5.9.2005
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/11/2007 - Biz Şule Yüksel Şenler'i Allah Için Seviyoruz

Ümmühan ATAK
ummuhanatak@mynet.com
"Şule Yüksel Şenler hastaneye kaldırıldı!" dendiğinde, aklımıza epey uzun süren bir filmin "gördüğümüz, duyduğumuz, okurken zihnimizde canlandırdığımız" kareleri üşüştü.
Peyami Safa okuyan bir genç kız, Said Nursi'nin tesettür risalelerini okuyan bir talebe, adliye koridorlarını arşınlayan bir yolcu, duruşmalara hakimin önünde ağlamamak için Allah'a yalvararak çıkan bir kul, hapishane duvarlarının soğutamadığı bir yürek, başörtülü kızların öğrenim görebilmeleri için çözüm arayan bir gayret, "Sıkmabaş geliyor!" alaylarına direnen bir ‘duruş', Kayseri'den Giresun'a Edirne'den İzmir'e durmadan dinlenmeden gidip va'z eden bir seyyah... Aslında gözlerimizle şahit olmadığımız, ancak anlatıla anlatıla zihnimize kazınan ve görmediğimiz yüzlerce, binlerce kare.



Münire Daniş (Yazar): Hakikati ve erdemli insanı esas alan bir yola, ideale adanmış ömürler daima gıpta ve şükranla karşılanır. Şûle Yüksel Şenler, böylesi bir adanmışlıkla inancının mücadelesini yüklenirken, külfetsiz bir yaşamdan feragat ettiğinin farkındaydı. Adanmış ve çileli bir yaşama gönüllü olmak az şey değildir. Nitekim bir döneme damgasını vuran Şûle Yüksel Şenler ismi, sadece kendi zaman dilimine değil, bu güne ve geleceğe bir şeyler anlatmayı sürdürüyor, sürdürecektir. Aşığın sözü doğrudur: "Yazılan gelir sağ olan başa..." Sevgili Şûle Yüksel, iman ülküsüne adanmış bir ömürden bahsetti hep ve kader ona bu ihlâsı yakıştırdı. Her kim, onun adanmış ömründen hatta bir cümlesinden nasiplendi ise vefa borcunu dua ve şükranla ödemesinin vaktidir. Onu sevenler, Allah için sevdiler. Şefkat ve şifa inayetiyle Allah, ona duyulan bu masum sevgiyi dünya ve ahiret inşirahına çevirsin, diye dua ederim




Yıldız Ramazanoğlu (Yazar): Liseye başladığımda annemin bir arkadaşının evinde Şule hanımın bir kitabına rastlamıştım. İçinde başörtülü bir resmi de vardı. Bana çok özel ve nadide bir durum gibi geldi. Hafızamdan çıkmadı cümleleri. Üniversite yıllarında uzun okuma ve sorgulama sürecinden sonra başımı örtmeye karar verdiğimde bu resim bana ilham verdi. Birkaç yıl önce Engin Noyan'la birlikte ziyaretine gittiğimizde onu ilk kez gördüm. Çok zarif ve soyluydu. Adanmışlığı beni bir kez daha etkiledi. Binlerce kadının kalbini ve gözünü açtı. Tek kişilik orduymuş meğer. Uzun hayırlı bir ömür diliyorum. Onu çok seviyorum.
Sağlığına kavuş ve sıkı tut, bırakma ellerimizi




Demet Tezcan (Yazar): Mücadele, azim, kararlılık, dik duruş... Azim ve gayretle çıktığı yolda zor zamanlarda, zor olanı başarmış bir şahlanışın öyküdür Şule Yüksel. "Benimle kim geliyor, kim ne diyor, arkamda, yanımda kim, kaç kişi var?" hesabına girmeden bir başına çıktığı yolda Rabb'inden aldığı güç ve kuvvetle ömrünü davasına adamıştır Şule Yüksel. "De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir." emri ilahisi gereğince, gençliği, sağlığı, zamanı, nefesiyle adanmışlığın öyküdür Şule Yüksel. Allah yoluna adanmış yorgun bedenine Rabb'im, Şafi sıfatının tecellisi ile nazar etsin. Yeniden sağlığına kavuşmuş olarak daha pek çok tecrübeyi paylaşmak üzere sıkıca tut ve bırakma ellerimizi diyorum. "Kim İslam'da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, onunla (o çığırla) amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir." Nesiller boyu okunup, aktarılacak bir çığır öyküdür Şule Yüksel Şenler.

Ayşe Olgun (Gazeteci): İlkokul beşinci sınıf öğrencisiyim. Eniştemin okumamız için bize emanet ettiği gardrop dolusu yüzlerce kitabı teker teker indirip içinde yeni çocuk kitapları arıyorum... Yok..Yok. Okumadığım tek bir çocuk romanı yok.. "İşte şimdi sıkıntıdan öleceğim!" derken, gözüm iki cilt halinde üst üste duran Huzur Sokağı Romanı'na takılıyor. İkinci cildinin ilk sayfalarında ortaokula giden küçük bir kızın başörtüsü taktığı için yaşadığı sıkıntıları anlatan satırları dikkatle okuyorum. Kitap bir daha elimden düşmüyor. Bu kız çocuğunun yaşadıklarından o kadar etkileniyorum ki, bir mektup yazıp Erzurum'a okumak için çağırmaya karar veriyorum. Zira, "Ablamlar başörtü ile okula giderken bu anlatılanları yaşamıyorlar" diye içimden geçiriyorum. Böylece ömrünü başörtüsü mücadelesine vermiş bu güzel insanın adını ilk kez öğreniyorum. Ve bu adı bir daha da unutmuyorum. Uzun yıllar telefonla görüştüğümüz Şule Hanımın o müşfik sesinden sonra yüzünü ilk kez bu yaz bir grup arkadaşımızla yaptığımız o unutulmaz ziyarette gördüm. Sohbeti, tavrı ve bizimle kurduğu o güzel gönül bağı ile yazdıklarının çok daha ötesinde samimi bir Müslüman olduğuna iman ettim. Allah hepimize onun yüreğindeki samimiyeti ihsan etsin.




Özlem Albayrak (Yazar): Cumhuriyet tarihi boyunca, ideoloji tarafından va'zedilen kurallardan müteşekkil bir ‘çağdaşlık' algısına, ilk itirazı yönelten kadındır Şule Yüksel Şenler. Ve bana kalırsa sınırları sistem tarafından çizilmiş, verili kuralları tatbik ederek ‘çağdaş!' statüsüne ulaşabilen kadınlarından kat be kat moderndir. Bir kere özgündür. Şehirde yaşayarak, Müslüman kalarak, birey olarak kendini gerçekleştirmeyi başarabilen ilk örnektir ve takdir edersiniz ki modernizm nazarında; "Açılınacak, açıl!" diyen bir sisteme gönüllüce uyum sağlayarak konforunu güvence altına almakla, -e rağmen seçim yapmanın kıymeti bir değildir. Modern olan zaten, biraz da genel eğilimce kabul edilemez bulunandır ve Şule Yüksel'in biçim-bozma konusundaki sicili malumunuzdur ki hiç de boş sayfalardan mürekkep falan değildir. Şule Yüksel Şenler'in hayatı ayrıca, şapka devrimi sırasında sapır sapır idam edilenlere, İstiklal Mahkemeleri'nce birer birer ipe çekilenlere karşın, ‘ne oluyoruz yahu' diyemeyen, onu bırakın, çıtını bile çıkaramayan Müslümanlara, elinin hamuruyla telkin edilen ‘cesaret'tir. Bu hayat, sözgelimi Ezan-ı Muhammedi'sinin elinden alınmasına tek mukabelesi içine atmak olan dindar milyonlara, sesini yükseltmek ve bedelini çatır çatır ödemek gibi bir seçeneğin de var olduğuna dair öğretici bir vesikadır. Erkekler yine bildiğiniz gibidir ama, Şule Yüksel Şenler bugün, şehirli, Müslüman ve iddia sahibi kadınların arşınladığı, meşakkatli bir itiraz yolunun açıcısıdır. Kendisi şimdi hastadır, geçmiş olsundur, Allah şifa versindir.
"Şule, Şule'dir!"...






Cihan Aktaş (Yazar): Şule Yüksel Şenler ile Tanzimat'tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar isimli kitabım üzerine çalışırken, 1988 yılında tanışmıştım. Bu kitapta kişisel planda en geniş yer verdiğim kişiliklerin başında geliyordu. Ne yazık ki hareketli hayatı nedeniyle kitabım için yararlı olacağını düşündüğüm kişisel belgelerinin önemli kısmını yitirmişti. Çok zengin, çarpıcı sahnelerle dolu, sıra dışı bir hayat yaşamış cesur bir fikir ve eylem insanı, Şule Yüksel. Daha sonra da çeşitli vesilelerle kendisiyle sohbet etme imkanım oldu. Karşılaşmalarımızda, nezaketi ve zerafetinin beni etkilediğini hatırlıyorum. Türkiye modernleşmesinde kılık kıyafet yönündeki baskılar üzerine çalışmalar yapan her araştırmacı mutlaka Şule Yüksel ismiyle karşılaşacaktır. Şule Yüksel'i bir romancı olarak değerlendirdiğimde, yarım kalan bir hikayeyle karşılaştığımız izlenimini ediniyorum. Roman yazarlığını yarıda bırakmamış olmasını dilerdim. Kendisine Allah'tan acil şifalar diliyorum.





Emine Eroğlu (TİMAŞ Gnl. Yay. Yön.): Şule Hanım'ı yazar kimliği kadar bir dava insanı kimliği ile tanıyıp sahiplendim. Sertlikleri yumuşatır, insani faziletleri nazara verir. Bir hoca, bir abla, samimi bir mümin kimliğindedir. Nasihatleri damara dokundurmadan yapar. Şule Hanım gibi insanların cemiyet içerisinde olması rahmet'in celbine vesile olduğunu düşünüyorum. Allah hayırlı daha nice ömürler versin.




Sibel Eraslan (Yazar): Şule Yüksel için "ömrünü inandığı davasına adamış bir direnişçi" demek tek başına yeterli olmasa gerek. Zira o hem bir sanatçı, hem bir aktivist, hem bir davetçi olarak herhangi bir tanımlamayla tarif edilebilecek birisi değil. Bana sorulduğundaysa en kısa cevabı veriyorum. "Şule, Şule'dir!"... O, tarif edilemez! Onu en güzel ifade edebilecek renk tonu öyle zannediyorum ki yalnızlığıdır. O en önde koşan bir maratoncu gibi milyonların kendisini ancak açıkara ile takip edebileceği bir idealisttir. Ardında herhangi bir parasal veya kurumsal destek olmadan, hiçbir cemaat ya da gurubun sponsorluğunu da almadan, tek başına koşan, yazan ve haykıran bir alevdir... Bir kibrittir Şule Yüksel, ilk kibrit, ilk kav, ilk sürtünme, ilk itiraz, ilk yangın, ilk ışık, ilk aşk... "Sizler benim hayallerimsiniz!" dediği bizler, bu çağ öğretmenine hiç olmazsa canı gönülden dua ederek evlatlık vazifemizi yerine getirelim... Onun demir parmaklıklar arkasında Bursa Cezaevi'ndeki kırık penceresinden bakarkenki fotoğrafını, bir kere daha öptüm dün gece... Çalışma masamdaki resmini, kütüphaneme astım. "Ablacığım, sen de bizim çocukluk duamızsın"... Hangimiz Şule olmak istemedik ki? Bugün "Şule olan kimdir, kalksın ayağa" deseler, milyonlarca kadın ayağa kalkarak hep bir ağızdan şöyle bağıracaktır: "Evet, Şule Yüksel Şenler benim, Şule Yüksel burada!"

http://www.gercekhayat.com/bolum.php?action=yazidetay&yaziid=2111&sayi=369

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/11/2007 - Şule Yüksel Şenler hastaneye kaldırıldı

Milyonlarca kişinin beğenerek okuduğu mücadele kadını gazeteci-yazar Şule Yüksel Şenler, zatürre tanısıyla hastaneye kaldırıldı. Esenler Özel Avicenna Hastanesi'nde müşahade altına alınan Şenler'in sağlık durumu henüz netlik kazanmadı



Müzmin bronşiti olan Şenler’e yardımcısı tarafından getirildiği hastanede zatürre teşhisi konulduğu belirtildi. Şenler’in tahlil ve akciğer tomografisinin sonuçlarından sonra tedavi sürecinin nasıl seyredeceğine karar verileceği belirtildi.

Şule Yüksel Şenler, gösterilen hassasiyetten dolayı okurlarına ve dostlarına teşekkür ederken, herkesten dua beklediğini söyledi.

Tomografisi çekilen Şenler'in sağlık durumu hakkındaki netliğin, bugün açıklanması bekleniyor..

http://www.haber7.com/haber.php?haber_id
=278988
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2007 - Kelepçeli fikirler

Kategori: SIIRLERI
 Kelepçeli fikirler

Mahpus
kalem şunu sorar:
"Dilsiz ağız neye yarar?"
Konuşmak yok,
yazmak yasak,
Fikirlere kelepçe var!..

Hakkı hakça
yazamazsın,
Düşmanına kızamazsın,
Müslüman'ca gezemezsin,

Hüküm budur, budur karar!

Düzen bozucu yazarı,

Kızıl, hain hilekarı
Bin maskeli sahtekarı
Acep hangi
merci sorar?..

Maskeleri indir şöyle,
Sen yaz hele hakkı
söyle
Savcı beyler işte böyle
Mikroskopla bir suç arar.


Taştan oyma zindanlara,
Kirli, kara tavanlara,
Kedi
gibi sıçanlara
Sabretmezsen sana zarar!..

Sen mahkumsun,
fikrin mahpus
Emir serttir: "Konuşma, sus!.."
"Söz ve yazı
bize mahsus,
"Kanunlar tek bize yarar!"

Sabredersen Şule
eğer,
Bir gün davan arşa değer.
Anladım ki en son
meğer
Yaraları zaman sarar,
Önünde bak ne günler var!..
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2007 - Rabbül alemin

Kategori: SIIRLERI
 
Demir parmaklıklardan kuş uçar, ben uçamam,
Kilitli kapıları zorlasam da açamam.
Hak uğrunda zindana girmem mukadder imiş,
Takdir-i İlahiden gafil gibi kaçamam!

Değil mi ki müminim, baş eğemem zalime,
Zalimin zulmü vardır, Hak yolunda aleme
Zindanda olsam dahi görünür bana Cennet,
Şeref duyun kardeşler, acımayın halime!

Üzerime vurulsa kat kat iri kilitler,
Çekilse duvarlara cereyanlı telden çitler,
Hapsedemezler asla bendeki gür imanı.
İsterse öldürsünler... Ölmezler ki şehitler!

İlk İslam şehidesi Hazret-i Sümeyye'nin
İzinden gideceğim o kahraman ninemin,
Ebu Cehil birdi dün, bu günse binlercedir,
Hepsiyle savaşım var, zafere ettim yemin!

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2007 - NURİYE AKMAN

Kategori: ROPORTAJLARI





 Sevdiği insanla kaçana kahraman diyorum

68’lerde fırtına gibi Türkiye’nin gündemine giren  Şule Yüksel Şenler:, kendini hep “huzurlu bir cemiyet için çırpınan” bir idealist olarak tanımladı. Öğrenim hayatı orta ikide bitti. Kendini yetiştirdi, 21 yaşında gazeteciliğe başladı. Görüntüsü ile fikirleri arasında tezat olduğunu düşündüğü 1965’te tesettüre girdi. Yeni İstiklal Gazetesi’ndeki yazıları nedeniyle hakkında davalar açıldı. Türkiye’yi ayağa kaldıran konferanslar veriyor, onu dinleyenleri etkiliyordu. “Şulebaşı” hızla yaygınlaşmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay bir mesajında “Sokaklardaki kapalı hanımların öncüleri cezalarını göreceklerdir.” deyince, bir açık mektup yazarak Allah’tan ve milletten özür dilemesini istedi. Sonuç, “cumhurbaşkanına hakaretten” içeri alınmaktı. İçerdeki ikinci ayında, Sunay’ın onu affettiği bildirilince kabul etmedi, 7 ay daha yatmayı tercih etti. “Cumhurbaşkanının affıyla kapıdan çıkıp, başım önümde eğik gezmek istemiyorum” diyordu. İki kez evlendi ayrıldı, çocuğu olmadı. Türkiye’nin en ünlü kalemleriyle polemiklere giren bu “dik başlı” kadın, 29 Mayıs 2002’de 65 yaşına girdi. Onca aktif ve renkli bir yaşamdan sonra 15 yıldır çok ciddi sağlık problemleriyle uğraşıyor. Rahatsızlıkları nedeniyle evden pek dışarı çıkamıyor. Yalnızlığı ve sessizliği hazmetmeye çalışıyor. Görüşlerinde en ufak bir değişim yok. Zaman tünelinde kalmış tavizsiz bir direnişçi o. Kalbinin sıkı sıkıya kapalı kapılarını ilk kez NA’ya araladı.

Geriye dönüp baktığınızda, kendinizi “dar görüşlü” bulduğunuz hiç oldu mu?

Olmadı ama bugün olsa daha ılımlı bir üslup kullanırdım. Mesela Huzur Sokağı, otuz küsur yıl önce yazılmış. Romanı bugün kaleme alsam, üniversitedeki birtakım böyle açık kıyafetler, uyumsuz davranışlarda bulunan kızlarımızı öyle resmetmezdim. Biraz şematik buluyorum şimdi. Ama değiştirmeye de imkan yok artık.

Özel yaşamınızda bugün hata kabul ettiğiniz şeyler var mı?

Var. İzdivaç hayatımda isabetli seçimler yapamamışım. Karşılaştıklarım, çok yıkıcı oldu benim için. İlk izdivacımı 32 yaşında yaptım. Seri konferanslara çıkıyordum günlerce. Yorucu seyahatler, birbiri ardınca açılan sayısız mahkemeler. Annem “Gözüm açık gitmesin, evlen artık” diyor. Ben ölene kadar sadece kalemimle değil, konferanslarımla da hizmet etmek gayesindeydim.

Sonra evlendiniz.

Evet, kendisi gezici tiyatro yapıyordu. Davanın insanı dedim. Oysa yapılarımız, görgülerimiz çok farklıydı. Beş yıl sabır diye kendimi oyaladım. Konferanslara da çıkamadım. Çok çileli bir hayat yaşadım. Bütün ideallerim mahvoldu. İnsan evlenince bir ömür boyu hayat arkadaşıyla birlikte yaşlanmak ister. Ona güvenir. O güven sarsılınca ayrıldım. Bir buçuk sene sonra bir maden yüksek mühendisi ile evlendim. Diğerinde ne kadar böyle çok sivri gördüğüm taraflar varsa, bu da o kadar yumuşaktı. Geçirdiği bir kaza sonrasında hidayete ermiş. Bir kızı var. Benim de çocuğum olmuyor. Dedim ki ilk eşim gibi beni itip, kendi koşacak bir adam olacağına, hiç olmazsa beş vakit namazını kılan, normal bir Müslüman olsun, bana da destek olsun. Kızını ben yetiştiririm dedim, evlendik. 11 yıl evli kaldık. Fakat yürümedi. Ayrıldık.

Kızı mı sorun oldu?

Tek sorun o değil. Birtakım şimdi anlatmak istemediğim olumsuz durumlar yaşadım. Çok zor dönemler geçirdim. Hatırlamak bile istemiyorum.

Evliliklerinizin yürümemesinde sizin “mücahide” kabul edilmenizin rolü var mı?

Tamamıyla. İslam sadece dış görünüşten ibaret değil. Ahlak güzelliği olmayınca, ibadetiyle, giyimiyle her şeyiyle İslamî olsa da yıkıma uğruyorsunuz. Benim çok modern yaşayan, sol fikirli hatta ateist arkadaşlarım var ama İslam ahlakı özellikleri taşıyorlar.

Öyleyse bir Müslüman kadın, böyle bir ateistle evlenebilir.

Hayır, dinimiz buna müsaade etmez.

Ama Peygamberimiz de “İslam güzel ahlaktır” diyor.

Ama o nasıl güzel ahlaktır ki, kendisini yaratan Allah’ı tanımıyor?

Ateist olmasına rağmen İslam ahlakıyla donatıldığını tespit edebilmişseniz, şimdi mantık hatası yapıyorsunuz...

Yok. Bir Müslüman kadının bir Allah tanımazla evlenmesi mümkün değildir.

Kadının kocasına tamamen tabi olduğunu mu düşünürsünüz?

Kuran–ı Kerim’de erkekleri üstün tutan hiçbir şey yoktur. Ama erkeğin otoritesi daha önde oluyor. Erkek evi geçindirmekle mükellef.

Bugün insan kızına “sana kocan bakacak” derse mi onun iyiliğine olur, yoksa “ekonomik olarak bağımsız ol, mesleğin olsun, sen de kendine bak” diye büyütülürse mi?

Tabii ben kızımı Müslüman kadının edinebileceği meslekler çerçevesinde yönlendiririm. Her sahada çalışamaz kadın. Yalnız kadın çalışmaya mecbur bırakılamaz, erkek ona bakmakla görevlidir.

Ama savunduğunuz bu model size bile uygun olmadı. Siz yaşamınızda erkeğin rolünü yüklendiniz daima.

Aşağı yukarı, evet.

Yani neden kocam geçindirsin ki beni? Parayı o verirse, düdüğü de o çalar, böylece ben daha az gelişirim.

Kendini geliştirme hakkı zaten size veriliyor. Yalnız içinde yaşadığımız modern hayat biçimi, üzerimize sonradan giydirilmiş bir gömlek. İslam hakkıyla yaşansa, kadına çalışma hakkı var.

Ama ne kadar? Kadına yasakladığınız meslekler var sizin.

Efendim benim yasakladığım değil, İslam bu. İslam, kadın–erkek bir arada kaynaşmayı caiz bulmaz.

Bu da bir yorum meselesi. İranlılar, kadının pek çok hakkını vermiyorlar; ama devlet dairelerinde kadın–erkek bir arada çalışıyorlar.

İran’la mukayese etmiyorum. İslam’ın esasından söz ediyorum.

Araplar, Farslar, Urdular, herkes sizin gibi İslam’ın esasından söz ediyor.

Hiçbirisi hakiki İslam değil. Her birinde yanlışlıklar var.

O halde hakikatin ne olduğunu kimse bilemez.

Bilir ama uygulayamıyorlar efendim.

Demek ki uygulanamıyor. Şimdi bir kadın ve bir erkek doktor aynı mekanda hasta bakamaz gibi bir ayet mi var?

Siz bugünkü ortama göre böyle konuşuyorsunuz. Kur’an–ı Kerim’de namaz emredilmiştir, ama namazın nasıl kılınacağını sadece Peygamber Efendimiz tarif etmiştir. Hadis–i şerifler, çeşitli uygulamalar var. İslam’ın gerçeğinde olan şeyleri zamana göre değiştirmek olabilir ama mesuliyeti var.

Aynı şeyi söylüyoruz ama vardığımız sonuç farklı. Tarihe baktığınız zaman açık ayeti olmayan pek çok konu çevre, kişilik, bilgi şartları, siyasi şartlar vs. ile yorumlanmış. Demek ki işin aslını söyleme tekeli kimsede değil.

Ama Kur’an esastır. Hadis–i şerifler, diğer bütün fıkıh kitapları var.

Her devletin kendi alimleri olmuş, o esası yorumlamışlar işte.

Siz de haklısınız kendi zaviyenizden. Gerçek Müslüman’ı bulmanız mümkün değil. Ben bu sistemde insanların gerçek İslam’ı hakkıyla yaşayacakları inancını kaybettim.

“Gerçek”e bu kadar takılmasak ne olur sanki. Kader sizi Taliban’ın sözcüsü olarak da konuşlandırabilirdi dünyada. Yani size göre gerçek, öbürüne göre gerçek değil, bunu kabul etmek lazım.

Ben onu kabul ediyorum. Zaten İslam’ın zorlaması yoktur. Sadece bir tavsiyedir, Allah’ın emirleri. İstediğini alır, istediğini almazsın. Başka bir değere inanıyor diye kimseyi küçümsemek hakkına da sahip değilim.

Üniversitelere giremeyen türbanlı kızlara ne tavsiye ediyorsunuz?

Başını açıp girenlere çok üzülüyorum. İnanmışsanız asla taviz vermemelisiniz. Dinin özüdür bu. Asla açılmak diye bir şey yok.

Tabii meslek sahibi olmayı ikinci plana alınca bunu söylemek kolay. Nasıl olsa erkek evi geçindirecek...

Kızlarımıza diyorum ki size açık başlı olacaksınız diyorlarsa, müktesep olan hakkınızı istemek zarureti var. Eğer ben devlet okullarına bu kıyafetimle alınmıyorsam o zaman İslam kız okulları açın demeniz lazım.

Çok mantıksız; imam hatipte bile başörtüsüne izin vermeyen buna izin verir mi?

Ama mücadele, mücadele, dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsunuz. İslam kız okulları açıldığı takdirde okulun içinde baş açık olmalıysa, hanım öğretmenler vasıtasıyla biz başlarımızı da açarız, okuruz da. Ama dinimize göre bir erkeğin yanında başımızı açmak haramdır diyecektiniz diyorum kızlara.

Neden kızların biraz esnek olmalarına iyi gözle bakmıyorsunuz?

Benim değil, İslam’ın icabıdır bu. Devlet laiktir; ama fert laik olamaz. Bu laik devlet içerisinde yaşama hakkı olan ve her görüşe gösterilen müsamaha gibi, Müslüman bir toplumun âdetine, fikirlerine hürmet bekler. Yani demokrasi bu demektir.

Yani yıllar böyle boşa mı geçsin, bu kuşağın kızları telef mi olsun bu arada?

Geçebilir yıllar. Allah’ın emirlerinden taviz vermek son derece veballi bir şey.

Kızların mesleksiz kalmaları, kocalarının avucuna bakar hale gelmeleri hem ceplerini, hem ruhlarını aç bırakıyor. Durumu lehinize değiştirme gücünüz olmadığını göremiyor musunuz, sizin gibi önderlerin de vebali var. Şule Hanım, kusura bakmayın ben böyle biraz huysuzum.

Yok çok güzel konuşuyorsunuz. Çok samimi, çok da cici bir yapınız var maaşallah. Ama ben sadece bu dünyayı düşünmüyorum. Allah böyle bir ruhsatı kesinlikle vermiyor.

Acaba? Aç kaldığınız zaman, eğer bir ölüm olacaksa domuz etini yemeye izin var. O halde geçici olarak başını nasıl açmazsın okumak için?

Hz. Sümeyye, kocası Yasir müşrikler tarafından büyük işkencelere reva görüldüler. Ölümün eşiğinde olmalarına rağmen taviz vermediler, hayatlarına son verildi. Ammar, annesinin, babasının işkencelerle gözü önünde öldürüldüğünü gördü. Daha sonra Ammar’a başladı işkence. Uzun müddet dayandı. En sonunda pes etti, serbest bıraktılar. Bu perişan haliyle Peygamber Efendimiz’in ayaklarına kapandı, “Sonunda dayanamadım, onlara putlara taptığımı söyledim.” dedi. Peygamberimiz. “ O sırada kalbin nasıldı ya Ammar?” diye sordu. “Allah ve Resulüne iman ile doluydu.” deyince “Sana yine öyle yaparlarsa sen yine öyle yap.” dedi..

Bu örnekle kendinizi yalanlıyorsunuz. Çünkü “Kalbin ne diyor?” sorusu anahtar. Kafanı açabilirler ama kalbini açamazlar. Girersin, imtihanlarını verirsin. Dışarıya çıkar kapatırsın tekrar.

Hayır, tarihin hiçbir devrinde, casusluk için dahi olsa görülmemiştir ki kadın kullanılsın. Hiçbir devrede başını açtırtamamışlardır kadının. Bir genç kızımız telefonda ağlayarak, diğer arkadaşlarının açıldığını, kendisinin ne yapması gerektiğini soruyor. Haksızlığa meydan okuması gerektiğine inanıyorum. Sistem öyle istiyor diye, bunların çarkına girmek kadar yanlış bir şey düşünemiyorum.

Tam tersi, bu düşünce yüzünden çarka giriliyor. Bu çark kadınların dışarıda kalmasını istiyor.

Size katılmıyorum. Biz bu toplumda ikinci sınıf vatandaş olmaya razı değiliz.

Peki siz aşkı nasıl tanımlarsınız?

Aşk son derece gizemli, insana çok eziyeti olmasına rağmen çok büyük mutluluklar da veren bir duygu. Çok genç yaşlarımda yaşadım. 14 yaşımda başladı, 18’imde son buldu. Neredeyse evlilikle noktalanıyordu, söz filan kesildi, ama olmadı. Ailem istemedi. Hayatımın en büyük yıkımı olarak görüyorum.

Yaşıyor mu?

Bilmiyorum. Fakat içimde çok temiz bir duygu olarak kaldı. Mesleğini eline alıp istetecekti beni. Ama yıllar geçti, maalesef tahsilini bitiremedi. Ailem bizim kızımızı kimler istemedi ki gibi bir tavra girdi. Onlara ters düşmek istemedim. Yani, tek kelime ile kendimi harcadım. Ailem olaya son noktayı koyunca büyük bir şok geçirdim. O yüzden bu yaşıma kadar çocuğum olmadı. Bütün yaşamıma anlatılmaz bir acı yayıldı. Yüreğimde daima bir sızı duydum. Daima o temiz sevgiyi yaşattım. Belki de bu duyguları yaşamasaydım, Huzur Sokağı’nı, oradaki tertemiz duyguları o kadar güzel aksettirmem de mümkün olmayabilirdi.

Geçenlerde buna benzer bir film izledim. Bir grup yaşlı adam. Bir tanesi yıllar evvel bir kızı sevmiş. Adam ölmek üzere. Arkadaşları kızı bulabilmek için seferber oldular.

Benim çevremde de oluyor onu bulma istekleri ama artık hiçbir şeyi kaldıracak gücüm yok. Korkuyorum bir de galiba. Annesi bankacıydı. Babası Fatih’te telefon müdürüydü. Bilmiyorum, herhalde o da bankacı olmuştur. O beni çok aradı. Vefat eden küçük abim, arkadaşıydı. Onunla haber gönderdi. “Kalbi ölene kadar benimdir” demiş. Bunu yaşadım ama dediğim gibi ne buluşmak, ne konuşmak, ne mektuplaşmak oldu.

Sizi ilk ve tek aşkınızla bir araya getireceğim.

Sakın sakın. Hafızamdaki o yerde kalmasını istiyorum. Duyduğuma göre bir kere izdivaç yapmış ama sonra boşanmış. “Hiçbir zaman ŞULE ’den başkasıyla yapamıyorum” demiş. Sonradan çok istetti ama ben bir türlü aileme karşı çıkamadım. Halbuki ne yapıp yapıp onları ikna etmeliymişim. O savaşı vermeliymişim. Son pişmanlık fayda etmiyor.

Annelere, babalara bir mesajınız var mı, sevenleri ayırmayın gibi?

Tabii tabii. Eğer uygun bir kimse ise, karşı çıkmamalarını kesinlikle tavsiye ederim. İdeal ölçülerde olan biriyse sevdiği, onunla kaçanlara da kahraman gözüyle bakıyorum. Anne–baba duygulara bu kadar duyarsız olursa, en normal şey de hayatını istediği kişiyle birleştirmesi diye düşünüyorum.

Bu söyleşiyi o beyefendi de okusun, sizleri bir araya getireyim istiyorum.

Ben istemiyorum. Hâlâ da o güzel duygulara saygı duyuyorum. Cidden o ve ailesi hürmete değecek insanlardı. Evet ben âşık oldum. Ama şu var. Leyla ile Mecnun bile konuştular, görüştüler. Ben ise ne görüştüm, ne buluştum. Bu kadar temiz, bu kadar asil bir duygu.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2007 - Şule Yüksel Şenler, Bir varoluş serencamı

Kategori: ROPORTAJLARI
Şule Yüksel Şenler, Bir varoluş serencamı
O çok aristokrat bir ailenin çocuğuydu. 1945'lerin CHP döneminde büyüdü. Bir Çağdaş ve ilericiydi. Batı kültürünü aldı. Birçok dernekte başkanlık ya da azalık yaptı. AP'nin İstanbul Gençlik Kollarının Başkanlığında bulundu.

Aktifti, gazeteciydi. Henüz 15 yaşındayken hikâyeleri "Yelpaze" dergisinde yayınlandı. "Birleşen Yollar'' adıyla film olan "Huzur Sokağı" adlı eseri satış rekorları kırdı. Daha ilk yazısıyla mahkemelik oldu. Özellikle 60'lı ve 70'li yıllarda ekol oldu. Başörtüsü sanki onun şahsında bayraklaştı. Adına "Şule" dergisi çıktı.

Sohbetimize Şule Yüksel Şenler'in yetiştiği ortamı konuşarak başlamak istiyorum. Nasıl bir ailede yetiştiniz ve nasıl bir ortamda eğitim aldınız?

Dindarlıktan önceki hayatımı anlatmak çok zor...

Hayatınızda iki dönem var değil mi?

Evet iki dönem, hatta üç de diyebilirim. Çocukluğum babamın memuriyeti sebebiyle pek çok yeri dolaşarak geçti. Son olarak da 1945 yılında İstanbul'a geldik. İstanbul'da babam Sümerbank Fabrikalarında kimyager olarak çalışıyordu. Annemi gören birisi lise öğretmeni sanırdı. O kadar kültürlüydü ve ufku son derece genişti.

Özgür müydünüz?

Özgürdüm, ama o asrî zamanlarda dahi ailem sanki çok mutaassıp bir ailenin tavrı içindeydi. Meselâ, ben annem yanımda olmadan sokağa çıkamazdım. Çok nezih bir çevremiz vardı. Hep fikir sahibi insanlardı. Ben daima erkeklerin yanına gider, onların sohbetine katılırdım. Onların ciddi ve fikrî konuşmaları beni cezp ederdi. Kitapları çok severdim.

Şu başlığı atabilir miyiz: "Doğulu gibi düşünüp Batılı gibi yaşamak.''

Evet bu çok güzel bir ifade. Annem ve babamın fikir sahibi olması, fikrî olgunluklarının olması dolayısıyla onlara müteşekkirim. Her akşam toplanır, ailece birlikte kitap okur, fikirleşirdik. Okuduklarımız çok güzeldi, ama yaşantımız farklıydı.

Peki İslâmî yaşantı sürecine geçişiniz nasıl oldu?

Biz daha önce İslâmî hakikatlerden habersizdik. Çevremizdeki kişiler de böyleydi. Fakat bir müddet sonra ağabeyim Özer (sonraki adıyla Üzeyir) lisedeyken Risale-i Nurlarla ve genç arkadaşlarla tanışıyor. Derken evde düzenli namaz kılmaya başlamıştı. Aileden büyük tepki aldı. Çünkü kendisini anlayamıyorduk. Risaleleri okur, bize de anlatırdı. Biz kendisini kırmamak için dinlerdik, ama "Biz bunları yapamayız" derdik.

Daha sonra bizim yaşantımıza duyduğu tepkiden dolayı evden uzaklaştı. Ve kendi gibi genç, hizmet ehli insanlarla bir evde yaşamaya başladı. Onun evden ayrıldığı günü hiç unutamıyorum. Geceydi, karanlığın arasında giderken hıçkırarak ağlıyor ve "Allah size hidayet versin!" diye bağırıyordu. Onun o yankılanan sesi benim hıçkırıklarıma karıştı. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Bu arada ben haftalık bir kadın gazetesinde yazı yazmaya başladım. Sahibi bir hanımdı. Fikirlerimiz uyuşmazdı, sık sık münakaşa ederdik.

Yaşınız kaçtı o zamanlar?

20-21 olmalı.

Gazetedeki yazılarınız nasıl gidiyordu?

Zamanla yazılarıma ağabeyimin fikirleri ve Risale-i Nurlarda anlatılanlar hakim olmaya başladı. Gazetenin sahibinin tepkisiyle sürekli karşılaşıyordum. Bir gün bana, "Sizin gibi modern giyinen biri gerici fikirlerden değil, aşktan bahsetmeli'' dedi. Ben de, "Tamam efendim, ben de öyle bir yazı getiririm'' dedim. "Aşk nedir, nasıl olmalıdır?" diye üç hafta sürecek bir yazı hazırladım.

Onu götürdüm ve çok sevindi ve yazıları okuyunca baktım saçları diken diken oldu, yüzü kızardı ve bağırıp çağırmaya başladı: "Şule Hanım, burada aşk konulu yazınızda bile yine Allah var'' dedi. Ben de, "Efendim, Allah'ın olmadığı hiçbir şey yok. En başta Allah aşkı gelir, sonra vatan aşkı gelir, sonra da insanların birbirlerine duyduğu aşk gelir" dedim. Epey bir mücadeleden sonra dayanamadım, ayrıldım gazeteden.

Özer Beyin Üzeyir olmasında Bediüzzaman Hazretlerinin etkisi oldu mu?

Evet, kendisi ağabeyime, "Senin ismin artık Üzeyir olsun" demiş. Ağabeyim epey hizmetinde bulundu. Ben tesettüre girdikten sonra Türkiye'nin her yerinde konferanslar veriyordum. Bir gün Barla'ya gittim. Üstadın kalmış olduğu ev ve o meşhur ağaç orada. Eve girdim, diz çöktüm ve uzun bir sure dua ettim, ağladım. Üstadın kaldığı evde bulunmanın uhrevî hali içinde şunları dedim:

"Üstadım, sağlığında seni göremedim, senin kıymetini bilemedim. Şimdi ise senin her bir yerinde izin bulunan bu evde, bu duygularla ağlıyorum, beni affet Üstadım!" Çok manevî bir andı doğrusu.

O zaman sizin İslâmiyetin hale yansıyan güzelliğine geçişiniz Risale-i Nurlarla oldu.

Evet, Risale-i Nurlarla oldu. Risale toplantılarına gitmeye başladım. Ekserisi yaşlı hanımlardı. O ilk gittiğim günkü duygularımı anlatamam size... İçeri girdiğimde orada bulunan hanımların birinin elinde kitap, hepsi bembeyaz örtüler içindeydiler. İçeri girince nasıl utandım, çünkü başımda incecik bir örtü vardı, kolsuz bir gömlek üzerine ceket almıştım. Makyajı sevmezdim, ama tırnaklarım uzun ve ojeliydi. Bana çok yakınlık gösterdiler, Üzeyir'in kız kardeşi olduğumu duyduklarında da çok sevindiler.

1967'li yıllarda seri konferanslarınız başlıyor. Bir günde iki konferans verdiğiniz zamanlar...

Evet on beş günde otuz konferans veriyordum.

1960'lı yıllardan bu güne baktığımızda çok çok sevindirici bir durumdayız değil mi?

Elhamdülillah. Yalnız şunu söylemek isterim burada. Kemiyet bakımından göz yaşartıcı bir manzara. Artık Türkiye'yi aştı, dünyanın her tarafına ulaştı bu güzel tesettür... Ama keyfiyet açısından maalesef çok dertliyiz. Hem başörtüsü örtüp hem makyaj yapmak, hem daracık pantolon üzerine mini giysiler giymek, yapılan hareketlere dikkat etmemek... Televizyonda bile kalkıp el sallamalar, tesettürü içinde oynamalar... Bütün bunları görünce ben çok yara alıyorum. Yani biz bunun için mi mücadele verdik. Tabi hepsi böyle değil, takvalı hakiki İslâm hanımefendileri yüzümüzü ak çıkarıyor ve inşaallah bunun da bir geçiş dönemi olduğunu düşünüyorum.

Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Biz sizi çok seviyoruz, iyi ki varsınız?

Canlarım benim. Benim hiç çocuğum olmadı, ama o kadar çok çocuğum var ki, hepsini alnından öpüyorum, bağrıma basıyorum. Bu aydınlık yola baş koydukları için onları tebrik ediyorum.

"CUMHURBAŞKANININ AFFINI KABUL ETMEDİM"

Hakkınızda yüzlerce mahkeme söz konusu… Bir de hapse girişiniz var değil mi?


Evet, Türkiye'de ilk defa bir Müslüman Türk kadınının hapis yatışı bu acize müyesser oldu. O tarihlerde Papanın Türkiye'ye gelişini ve çok farklı bir ilgiyle karşılanmasını, "Ağlayın ey Müslüman kardeşlerim ağlayın!'' başlıklı yazımla kaleme aldım. Ayasofya'da Papanın ibadet edişiyle bir Müslüman gencin ibadet edemeyişini anlattım ve bu nasıl bir çelişkidir, aşağılanmadır dedim ve 13 ay 10 günlük bir ceza aldım.

Cumhurbaşkanının sizin için özel bir affı oldu değil mi efendim?

O, ben cezaevindeyken oldu. Cezaevi müdürü geldi ve "Şule Hanım müjdeler olsun, çıkacaksınız. Cumhurbaşkanının sizin için özel affı var" dedi. Ben içeri girdikten sonra çıkan bu affı kabul etmedim. "Sizi zorla çıkartırız emir verirlerse" dediler. Ben de, "Olabilir, ama ancak benim cesedimi çıkarabilirsiniz," dedim. "Çünkü ben Cumhurbaşkanı tarafından affedilmek istemiyorum. O önce Allah'tan af dilesin, sonra milletten ve en son benden gelip özür dilesin. Aksi halde lütfen affı dondursun" dedim ve af dondu, ben de tüm olumsuzluklara rağmen cezaevinde yattım ve çıktım.


Söyleşi: Mihmandar / Abdullah Arıdoru

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2007 - Örtüye verilen bir ömür Şule Yüksel Şenler

Kategori: HAYATI


Örtüye verilen bir ömür Şule Yüksel Şenler Ömrünü genç kızlara başörtüsünü sevdirmek için adayan Şule Yüksel Şenler'in anılarını gazeteci Demet Tezcan kaleme aldı. Bir Çığır Öyküsü-Şule Yüksel Şenler adlı kitap sadece büyük mücadeleler içinde geçen bir ömrü değil, başörtüsünü savunan bir ismin bu ülkede yaşadığı sıkıntıları, aldığı hapis cezalarını ve gördüğü muameleyi anlatıyor Şule Yüksel ve kitabın yazarı Demet TezcanAYŞE OLGUN
Başörtüsü mücadelesinde yaşananları tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir hayat hikayesi onunki. Genç bir gazeteci iken örtünen ve örtüyü genç kızlara sevdirmek için Anadolu'yu karış karış gezen, verdiği konferanslarla adeta yurt genelinde örtünme seferberliği başlatan Şule Yüksel Şenler'in hayatı, aynı zamanda 40 yıldır bu ülkede yaşanan başörtüsü sorununu, bu uğurda mücadele veren bir ismin yaşadığı maddi ve manevi sıkıntıları gözler önüne seriyor. Annesinin rahatsızlığı nedeniyle ortaokulda eğitimini yarım bırakır ama okuma yazma azmi devam eder. Henüz 14 yaşında iken Safa Önal'ın teşviki ile Yelpaze dergisinde öyküler yazmaya başlar. 20 yaşında iken Kadın gazetesinde köşesi olur. Asıl adı Yüksel'dir yazılarında isminin önüne Şule adını ekleyerek erkek olmadığını vurgulamak ister. Böylece yazı hayatında Şule Yüksel adıyla tanınır ve ünlenir.

Ojeli tırnakla Risale okur
Tanzimattan bu yana süregelen Batılılaşma çalışmaları Cumhuriyet'in ilanının ardından daha net bir görüntü kazanır. Anne ve babası çağın gereği diye yapılan bu yenilikçi hareketlerde öncülük eden ailelerde büyüdükleri için çocuklarını da böyle yetiştirirler. Evde sık sık partiler verilir, fasıl heyetleri eşliğinde içkili sofralarda eğlenceler düzenlenir. Ailenin bu yaşantısına en büyük tepkiyi Bediüzzaman'la tanışan ve bizzat onun hizmetinde bulunan ağabeyi Özer Şenler gösterir. Sıksık ağabey ile aile bireyleri arasında tartışma yaşanır. Ta ki ağabey ölümcül bir hastalığa yakalanıp hastanede tedavi altına alınıncaya kadar bu kavgalar sürer. Şule Yüksel o günleri şöyle anlatıyor:
"Ağabeyim sarılık geçirdi, ölümle yüzyüze iken bana, 'senden son isteğim Risaleyi Nur derslerine katılmandır' dedi. Ağabeyimin ısrarıyla derse gittim. Görmediğim bir manzara, upuzun elbiseler içinde başlarında örtü olan onbeş hanım. Onları böyle görünce çok etkilendim ve belki de hidayetin ilk tohumları burada atıldı."
Ağabeyisini kırmamak için derslere başlayan ve bu toplantılara annesi, kardeşleri ve arkadaşlarıyla birlikte katılmaya başlayan Şule Yüksel, ilk başlarda örtünmeyi asla düşünmez. Hatta kılık kıyafetinden dolayı kendini eleştiren gruptaki yaşlıları sert dille azarlar. “Beni böyle kabul etmezseniz bir daha gelmem” der. Risaleleri okudukça yavaş yavaş namaza başlar, kıyafetlerinde ufak tefek değişik yapar. Şule Yüksel o günlerle ilgili şunları söylüyor: "Tesettür hakkında "Hanımlar Rehberi'nden başka bildiğim bir kaynak yok. Hiçkimse bana birşey anlatmıyor, imdadıma yalnızca Risaleler yetişiyor. Neticede yavaş yavaş örtünmeye başladım. Zira tam tesettürlü hanımlar yok o zaman. Örtenler de etek, bluz üzerine yarım yamalak başını örtüyor."
Başına bir örtü alan ve namaza başlayan Şule Yüksel'e annesi ve kızkardeşleri de ayak uydurur. Ancak onların örtünmesi için adeta yalvaran ağabeyinin henüz bu durumdan haberi yoktur. Ağabey birgün dersten çıkar eve gelir. Salonda koltuğu uzanıp uykuya dalar. Gözlerini açtığında kardeşleri ve annesinin beyaz örtüleriyle namaz kıldığını görür. "Şimdi de benimle dalga mı geçiyorsunuz, namazla alay mı edilir?" diyerek bağırır. Onlar ise namaz kıldıklarını anlattırlar ağabey gözyaşlarına boğulur.
Artık ağabeyisi ile birlikte davası için mücale başlamıştır. Örtüyü halka sevdirmek için çok şık bir pardösü diker ve üstüne çok güzel bir başörtü bağlar. Onu sokakta gören herkes etrafına toplanır. Çünkü hem örtülü hem de çok şıktır. Hayret ve gıptayla izlerler. Örtünmenin verdiği yoğun duygularla “İslam Kadınına Hitap” başlıklı bir yazı kaleme alır. Yazısında tüm kadınlara tesettürden bahseder. Yazı M.Şevket Eygi'nin çıkardığı “Yeni İstiklal” gazetesinde yayınlanır ve yazının ardından Türk Kadınlar Birliği'nin şikayeti üzerine hakkında dava açılır. Kalabalık bir basın ordusu ile hakim karşısına çıkar. Bu dava ile birlikte Şenler'in hayatında yeni bir süreç başlar. Yazdığı yazılar ve verdiği konferanslar yüzünden açılan davaların ardı arkası gelmez.

Fetva ile verilen ilk konferans
Yazıları büyük ses getiren Şule Yüksel, o dönemde çıkmaya başlayan Bugün gazetesinin kadrosunda yer alır. Gazete yönetiminin 'suya sabuna dokunma' uyarısına rağmen o davası uğruna yaşanan sıkıntıları köşesine taşır. Kadın gazatecinin parmakla gösterildiği bir dönemde üstelik başörtülü bir gazetecinin olması dikkat çekmektedir. Yazılarını büyük beğeni ile takip edenler onun konferans vermesini de ister. İlk teklif Samsun'dan gelir. Ancak Şule Yüksel, erkeklerin olmayacağı sadece kadınların katılacağı bir toplantı ister. Samsun'a geldiğinde kalabalık salona sığmamış sokaklara taşmıştır. Şule Yüksel, sesinin erkeklere duyurulmasının İslami açıdan nasıl yorumlanacağını bilemediği için bu konuda fetva ister ve müftülükten aldığı fetvanın ardından ilk konferansını verir.

Mankenlere başörtü
Konferanslar yurt geneline yayılır. Her seferinde kalabalık cadde ve sokaklara taşar. Konferans, yazı derken, ağabeyisiyle birlikte çıkardıkları Seher Vakti'nde modern ve zarif başörtü modelleri ve pördösü kalıpları çizer. Kimi boyundan atkılı, kimi bağcıklı, kimi tokalı halkın adını koyduğu 'Şulebaş” modelleri bütün Anadolu'da genç kızlar arasında çığır gibi yayılır. Öyle ki açılan İslami örtünme çığırı Avrupa'da da meyvesini verir, Şulebaş örtünmüş mankenler İtalyan Oggi, Fransız New Fashion ve dünyanın en önemli dergilerinden Life'ın kapağında yer alır.
Başını örten genç kızlar üniversitede bu şekilde okumak ister. Derse başörtüsüyle giren Hatice Babacan, dersten çıkarmak isteyen hocasına tepki gösterince okullarda başörtüsü için verilen mücalenin ilk adımı atılmış olur. Aynı zamanda artık sokaklarda başını örten genç kızların sayısı hızla artmaktadır.
Şule Yüksel ise maddi durumları bozulmasına rağmen ailesinin fedakarlığı ile örtüyü sevdirmek, benimsetmek için her konferansına modelini kendi çizdiği değişik eşarp ve pardösülerle çıkar, herkes onun gibi giyinmek ister. Başını onun gibi örtmek isteyen her kesimden kadın giyim kuşamda büyük bir değişim geçirir.

Doktorlar polisten sakladı
Verdiği konferanslardan duyulan rahatsızlık hergeçen gün büyümektedir. Sonunda alınan bir kararla görüldüğü yerde tutuklanma kararı alınır. Hakkında giyabi tutuklama kararı çıkarılan Şule Yüksel'ın resimleri kahvelere ve halk tarafından görülecek yerlere asılır. Her gün bir evde ağırlanan Şule Yüksel, aniden hastalanır ve apandist ameliyatı icin acil hastaneye kaldırılır. Hastanede kimse onu tanımasın diye geleneksel olarak başını bağlar ve şiveli bir dille doktorlara derdini anlatır. Tam ameliyata gireceği sırada içeri giren bir doktor, “Aman hanımefendi sizi ziyaret edecektim burada ne işiniz var?” deyince gerçek oraya çıkar. Ameliyattan sonra birileri polise haber verir. Ancak doktorlar Şule Yüksel'e destek olur ve polisler hastaneye baskın düzenlemeden sevkedilir. Bir süre daha kaçak yaşar ancak bu dönemde önemli bir hastalığı ortaya çıkar. Şule Yüksel türberküloz olmuştur. Bir yandan hastalıkla mücadele eder diğer yandan da davasını sürdürmeye devam eder. Kaçak yaşamanın verdiği sıkıntılara dayanamayıp sonunda teslim olur ve Bursa Cezaevinde yatar. Cezaevi günleri hastalık ve sıkıntıyla geçer.
Şule Yüksel'in en büyük destekçisi anne ve babasıdır. Cezaevinden çıktıktan sonra gazetede yeniden yazmaya başlayan Şenler'in yazılarını babası gece iki-üç gibi Bahçelievler'den Çağaloğlu'na kadar yürüyerek götürüp etslim eder. Çünkü taksiye verecek paraları yoktur. İki kez evlilik geçiren Şule Yüksel, bu evliliklerden mutlu olmaz ve ayrıldığı zaman maddi anlamda büyük sıkıntı yaşar. Hiç yüzünü görmediği dava adamı Hekimoğlu İsmail, ev tutup, eşya alır ve evinin kirası öder. Hekimoğlu'nun hanımı sık sık Şule Yüksel'i arayarak eksiklerini öğrenmeye çalışır. Bu desteklerle ayakta kalır.
Bugün 69 yaşında olan Şule Yüksel'in en büyük hayali cıvıl cıvıl gençlerin başında örtü görmekti. Ömrünü, malını ve canını bu dava için yola koyan Şule Yüksel'in bugün bu hayali gerçek oldu. Sağlık proglemleriyle uğraşan Şule Yüksel'i çektiği acılardan ve sıkıntılardan uzaklaştıran tek tesellisi işte o gün bir avuç olan örtülü gençlerin sayısının bugün binlere, onbinlere, milyonlara çıkması.

Erdoğan çiftinin nişan fotoğrafı
Kendisi evliliklerinde mutlu olamasada yüzlerce genci birbiriyle tanıştırıp mutlu yuva kurmalarına vesile oldu. Şenler'in evlendirdiği çiftlerden biri de Emine ve Tayyip Erdoğan çifti. Şenler, Erdoğan çiftinin nişanında.

Huzur Sokağı yazılmadan duyuldu
Bir yönetmenin teklifi üzerine senaryo olarak yazdığı Huzur Sokağı, o dönemki şartlarda beyaz perdeye aktarılamaz. M. Şevket Eygi, senaryoyu roman olarak yazmasını ister ancak konferanslardan vakit bulamaz. Konya'da iken ağabeyisi büyük bir telaşla radyoyu açmasını söyler ve radyoyu açtığında Huzur Sokağı romanını yazdığı ve yayınlanacağı anonsunu duyar. Bütün sokaklar bu romanın ilanıyla doludur. Oysa roman henüz yazılmamıştır. Oturur acele ile romanı kaleme alır ve gazeteye verir.

Türkan Soray'ın gözyaşları
Huzur Sokağı romanı büyük yankı uyandırır ve ardından yönetmen Yücel Çakmaklı, “Birleşen Yollar” adıyla romanı sinemaya aktarır. Başrol oyuncusu Türkan Şoray'dır. Film çekimleri sırasında Şule Yüksel ile Türkan Şoray tanışırlar. Şule Yüksel'e dini konularda uzun uzun sorular sorar. Şule Yüksel o günlerle ilgili şunları anlatır: “ Şoray'ın namaz sahnesi vardı. Orada ellerini açmış dua ederken kendisini öyle kaptırdı ki çekim bitti. Herkesi dışarı çıkardı. O hıçkırıklarla ağlıyor annesine, “Anam, mahşer günü ellerim yakandadır anaammm!.. Beni bu yollara sen sürükledin” diyerek hıçkırıklarla ağlıyordu. Onun bağıra çağıra ağlamasını ve söylediklerini an be an duyan gazeteciler bu konuda tek bir satır yazmadılar, rolünden nasıl etkilendiğini gizlediler.”

Solcu gençler omuzlarına çıkardılar
Eskişehir'e konferans için giden Şule Yüksel, hınca hınç bir kalabalıkla karşılanır. Ancak bir grup solcu genç, ellerinde çürük domates ve yumurtalarla onu beklemektedirler. Arabasının yanına yığılan solcular Şule Yüksel'i arabasına binerken yumurta ve domates yağmuruna tutacaktır. Ama önce konferansın bitmesini beklerler. Bu sırada sahnede ateşli bir konuşma yapan Şule Yüksel, gençleri öyle etkiler ki, oraya geldiklerini pişman olurlar. Gençlerden biri, “Bize İslam'ı yanlış anlatmışlar” deyip olduğu yere çömelip hıçkırıklarla ağlar. Kalabalığı yarıp arabasına binen Şule Yüksel'i arabasıyla birlikte havaya kaldırıp yürüten solcu gençler, “Şule Abla Allah sizden razı olsun, bizim gözümüzü açtınız..” diye arabanın penceresinden teşekkür ederek oradan ayrılırlar.
Şenler, arşivini okuyucularına açtı Şule Yüksel Şenler'in anılarını kaleme alan Demet Tezcan, bu çalışmaya tam bir yılını ayırdı.Timaş Yayınları arasında çıkan kitapta Şenler'in arşivindeki gazete küpürleri ve fotoğraflar yer alıyor

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ÖRTÜYE VERİLEN BİR ÖMÜR

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Arkadaşlarım

sabinasabina
Site Ekle Araba Turkcelink Toplist
Türkiye Web Site ekle, adres ekle, link ekle, url ekle, firmalar, add link, add url, add adress - Türk Ara!